Özel Hukuk Yargılamasında Kanun Yolları ve İcranın Geri Bırakılması (Tehir-i İcra Kararı)

Bireyler arasındaki özel hukuka dair ihtilaflar, ihtilafın konusuna göre ilgili hukuk mahkemesinde çözümlenmektedir. Hukuk mahkemesi tarafından verilen kararlar, istisnalar hariç olmak üzere kanun yolu denetimine tâbidir. Daha önce Yargıtay'dan ibaret olan kanun yolu mahkemelerinin sayısı, 2016 yılında yapılan değişiklik ile istinaf mahkemelerinin kurulmasının ardından ikiye çıkmıştır. Buna göre hukuk mahkemelerinden verilen kararlar, önce istinaf yani bölge adliye mahkemeleri denetiminden, daha sonra ise Yargıtay denetiminden geçmektedir. Bununla birlikte Hukuk Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu ya da diğer özel kanunların belli başlı hususlarda kanun yolu denetimine getirdikleri sınırlamalar bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi HMK'da istinaf ve temyiz kanun yoluna başvuru için öngörülen miktar sınırıdır. Yine İİK m. 363/1'de icra mahkemelerince verilecek hangi nitelikteki kararlara karşı kanun yoluna gidilemeyeceği tahdidi olarak sayılmış; sayılanlar haricindeki kararlara karşı kanun yolunun açık olduğu ifade edilmiştir.

İlk derece hukuk mahkemelerinde sonuçlandırılmış bir davada verilen kararın ne zaman icra edilebileceği önemli bir meseledir. Bilindiği üzere ceza yargılamasında kişi hakkında verilen mahkumiyet hükmü kesinleşene dek kişinin masum olduğu kabul edilir, tutukluluk başta olmak üzere diğer güvenlik tedbirlerinin uygulanması ise mahkumiyet kararının infazı niteliği teşkil etmez. Hukuk yargılamasında ise tam tersi bir görüş benimsenmiştir. Hukuk yargılamasında ilk derece mahkemesi kararının kararın verilmesi ile icra edilebilir olması esastır. Buna mukabil HMK m. 350 bu hususta şu düzenlemeye gitmiştir;

 (1) İstinaf yoluna başvurma, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36'ncı maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez.

(2) Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.
 

Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere hukuk yargısında ilk derece mahkemesince verilen kararların icrası için kanun yolu denetiminden geçmesi, söz konusu kararlar kişiler hukuku, aile hukuku ya da taşınmaz aynıyla ilgili değilse beklenmez. Ancak elbette ki, bu konular haricinde birçok hukuk dalına ilişkin uyuşmazlıklar yargılama konusu olmaktadır. Bu yargılamalarda yanlış kararların verilmesi de ihtimal dahilindedir. Zaten kanun yolu denetiminin amacı da budur. Buna karşın yanlış şekilde verilmiş bir kararın icra edilmesi, örneğin yüklü miktar bir paranın taraflardan birinden alınıp diğerine verilmesi hâlinde ilk derece mahkemesince hakkında hatalı bir karar verilen taraf, ciddi bir mağduriyete uğrayacaktır. Mahkeme kararının ardından icra işleminin yapılması hâlinde kanun yolu denetiminden sonra ilgili malvarlığı değerinin iadesi için tekrardan bir icra süreci başlatmak gerekecektir. Özellikle ülkemizdeki mahkeme ve icra dairelerinin iş yükü sebebiyle yargı sürelerinin uzaması sebebiyle ilgili malvarlığı değerinin kanun yolu merciinde haklı bulunan tarafça iade alınıp alınamayacağı dahi kesin değildir.

Kanun koyucu, bu tür mağduriyetlerin önüne geçebilmek amacıyla icranın geri bırakılması, bir başka deyişle tehir-i icra mekanizmasını getirmiştir. Buna göre ilk derece hukuk mahkemelerince verilen bir kararın icrası, kanunda öngörülen icranın geri bırakılması usulünün işletilmesi ile kanun yolu incelemesinin sonrasına ertelenebilir. İcra İflas Kanunu m.36 icranın geri bırakılmasını şöyle açıklamıştır;

"İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için bölge adliye mahkemesi veya Yargıtaydan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir."

Buna göre ilk derece hukuk mahkemesi kararına karşı kanun yoluna başvuran borçlu, mahkeme kararında ödemesine hükmedilen paranın, iadesine karar verilen eşyanın ya da diğer cins malvarlığını depo eder ya da bu malın değerinde bir teminat gösterirse mahkeme kararının ardından hakkında ilamlı takip yapılan kişiye ilgili kanun yolu merciinden icranın geri bırakılması kararı getirmesi için bir süre verilir.

İlk derece mahkemesi kararında kendisinden belirli bir miktar paranın tahsiline ya da uhdesinde bulunan bir eşyayı vermesine hükmolunan kişi, öncelikle kararı icranın geri bırakılması talepli şekilde kanun yoluna götürmek için dilekçe vermelidir. Daha sonra kişinin kanun yolu harcını ve maktu icranın geri bırakılması talep harcını ödemesi ve kanun yolu dilekçesini sunduğu ön büro ya da mahkeme kaleminden ilgili mahkeme kararını icranın geri bırakılması talepli olarak kanun yoluna götürdüğüne dair bir derkenar alması gerekmektedir. Kanun yolu başvurusunda bulunan ilamlı takip borçlusu, aldığı derkenarı ilgili icra dosyasına tehir-i icra kararı için mehil verilmesi talebiyle birlikte sunar. Bunun ardından icra dairesince ilamlı icraya konu edilen şeyin 3 ay sonraki değerine göre bir teminat hesabı yapılır ve borçlunun buna uygun düşecek miktardaki para ya da taşınır/taşınmaz malını icra dairesine depo etmesi ya da rehin olarak vermesi istenir. Bu işlem gerçekleştirildiği takdirde icra dairesince icranın geri bırakılması için borçluya dosya ilgili kanun merciine ulaştıktan sonra başlayacak şekilde bir süre verilir. Bu süre içerisinde istinaf dairesi ya da Yargıtayca verilen icranın geri bırakılması kararı dosyasına sunulduğu takdirde icra takibine devam edilmeyecektir.

Bununla birlikte yukarıda da ifade ettiğimiz üzere kanun yolu mekanizmasının iki dereceli hâle gelmiştir. Bu durumda istinaf merciince verilmiş bir kararın ardından karara karşı temyiz başvurusunda bulunulduğu takdirde icranın geri bırakılması kararının akıbetinin ne olacağı sorusu cevaplanmalıdır. Bu soruyu cevaplandırmadan önce şu hususu belirtmeliyiz ki, burada tartıştığımız ihtimal istinaf başvurusunda bulunan tarafın istinaf itirazlarının esastan reddi üzerine yapılacak temyiz başvurusuna ilişkindir. Zaten istinaf başvurusunda haklı görülen taraf, ilk derece mahkemesi kararının ve bu karara dayanılarak kendisine bir ilamlı icra takibi yöneltilmesinin haksız olduğunu ispat etmiş durumdadır. Bu durum İcra İflas Kanunu'nun 36. maddesinde şöyle düzenlenmiştir;

"Bölge adliye mahkemesince başvurunun haklı görülmesi hâlinde teminatın geri verilip verilmeyeceğine karar verilir. Yargıtayca hükmün bozulması hâlinde borçlunun başvurusu üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir."

Görüldüğü gibi istinaf aşamasında kendisine ilamlı icra takibi yöneltilen tarafın haklı çıkması hâlinde kararı veren Hukuk Dairesi'nce teminatın geri verilip verilmeyeceği hususu da karara bağlanacaktır. İstinaf aşamasında aleyhine karar verilen icra takibi alacaklısının da Yargıtay'a başvurma hakkı bulunduğu hususlarda teminatın iadesinin gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği de bu hükme göre karara bağlanmaktadır.

Öte yandan yukarıda da bahsettiğimiz üzere asıl önemli mesele istinaf başvurusunda bulunan ilamlı icra takibi borçlusunun istinaf aşamasında haksız bulunması yani kanundaki tabirle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi hâlinde yaşanacaktır. Bu durumda şayet karar Yargıtay denetimine açıksa borçlunun bir kanun yoluna başvurma hakkı daha bulunmaktadır. Buna karşın ilk derece mahkemesi kararı da henüz kesinleşmese dahi bir kanun yolu incelemesinden geçmiş durumdadır. Böyle bir durumda aslında kanun koyucu kararın hâlen yanlış olması ihtimalinin bulunduğunu kabul etmekte ve Yargıtay başvuru yolunu açık tutmaktadır. O hâlde icranın geri bırakılması hâlinin devam edeceği düşünülebileceği gibi, ilk derece mahkemesi kararının kesinleşmese dahi bir kanun yolu incelemesinden geçtiği düşünülerek icra takibinin devam edeceği de düşünülebilecektir.

İcra İflas Kanunu m.36/6 bu sorunu şu ifadelerle icra takibine devam edilebileceği görüşünü benimsemek suretiyle çözmüştür;

"Bölge adliye mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi veya Yargıtayca hükmün onanması hâlinde alacaklının istemi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir. Mal ve haklar ise, malın türüne göre icra dairesince paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır."

Görüldüğü üzere istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği takdirde icra işlemlerine devam edilecek depo veya rehnedilen teminat istem üzerine ilamlı takip alacaklısına tevdii edilir. İlgili hükümdeki "veya" ibaresi ile uyarınca istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği takdirde istem üzerine teminatın ilamlı takip alacaklısına tevdii edileceği, bir başka deyişle istinaf başvurusunun esastan reddi hâlinde icra işlemlerine devam edilebileceği ifade edilmiştir.

Elbette ki, özellikle ülkemizdeki yargılamaların uzun sürmesi, birçok defa temyiz için Yargıtay'a gönderilen dosyaların iş yükü sebebiyle iki ya da üç sene hiçbir işlem yapılmaksızın Yargıtay arşivinde beklediği hususları göz önüne alındığından ilk derece mahkemesi tarafından haklı bulunmuş ve bu haklılığı istinaf mahkemesince de teslim edilmiş tarafın haklı görülen talebine kavuşmasının sadece iş yükü dolayısıyla ortalama 2-3 yıl ertelenmesi adil değildir. Kanun koyucu da bu durumu göz önüne alarak yukarıda alıntıladığımız şekilde bir düzenlemeye gitmiştir.

Öte yandan istinaf incelemesinin ardından Yargıtay yolunun da açık olduğu dosyalarda kanun koyucu, verilen ilk derece mahkemesi ve bölge adliye mahkemesi kararlarında bir yanlışlık olabileceğini, bu kararların daha tecrübeli hâkimler gözünden bir daha incelenmesi gerektiğini kabul etmiş durumdadır. Hâl böyle iken henüz yanlış olma ihtimalinin mevcudiyeti kabul edilen bir kararın da icrasının Yargıtay'ın bozma kararı vermesi hâlinde ciddi bir mağduriyete neden olacağı açıktır.

Bilindiği üzere kanun koyucu çeşitli tarafların hukuki menfaatlerinin çatışması durumunda bir tarafın menfaatini öne çıkartabilir. Ayrıca mahkemeler de yorum yoluyla önlerine gelen uyuşmazlıklarda bir tarafın menfaatini korumayı öncelikli kabul eden bir yorum getirebilir. Her hâlükârda kanun koyucu veya mahkemelerce bu saikle yapılacak düzenlemelerin menfaati korunan tarafın karşısındaki taraf için belli güvenceler içermesi, yine gerçekleştirilecek korumanın aşırıya kaçmaması gerekir. Örneğin HMK m.84 vd. hükümlerinde hukuk yargılamasında teminat aranacak hâller belirlenmiştir. HMK m.99, teminat gösterilerek hükmün icrasının geriye bırakılması imkânı getirmektedir. HMK m.378/2 hükmü ile yargılamanın yenilenmesi talebinden işin niteliğine uygun düşecek bir teminat yatırılmasının istenebileceğini düzenlemiştir.

Yazımıza konu hukuki problemin bir yanında yargılamanın uzaması sebebiyle mahkeme kararı ile almaya hak kazandığı malvarlığı değerini alamayan taraf, diğer yanında ise kendisi hakkında haksız bir karar verilmiş olsa dahi bu karara dayanarak ödeme yapmak zorunda kalan taraf bulunmaktadır. Yukarıda da izah ettiğimiz üzere kanun koyucu burada yargılamanın uzaması sebebiyle hakkı zarara uğrayan tarafın menfaatini koruma yolunu seçmiştir. Bu tutumun doğruluğu ya da yanlışlığı bir tarafa kanaatimizce temyiz talebinde bulunan tarafın hakları yeterince korunmamaktadır. Şöyle ki, ilamlı takip borçlusunun temyiz istemi haklı bulunup da Yargıtay tarafından bozma kararı verilirse bu kez ilgili kişinin uhdesinden haksız şekilde bir malvarlığı değeri çıkmış olacak ve bunun iadesinin sağlanması gerekecektir. Bununla birlikte kanunda bu iadeyi garantiye alan, garantiye almasa da iadeyi belli bir ölçüde güven altına alan hiçbir hüküm bulunmamaktadır.

Ülkemizde Yargıtay incelemelerinin sonuçlanmasının üç yılı bulabildiği düşünüldüğünde, ilamlı takip borçlusu bu inceleme neticesinde haklı çıksa dahi daha önce teminat olarak yatırdığı ve istinaf mercii kararı sonrasında ilamlı takip alacaklısı uhdesine geçen malvarlığı değerini iade alması çok zor olacaktır. İlamlı takip alacaklısı bu malvarlığı değerini harcamış ya da tüketmiş olabileceği gibi, şayet bir tüzel kişilik ise konkordato süreci içerisinde bulunması, hatta iflas etmiş olması ya da yurtdışında bulunması gibi ihtimaller mevcuttur. İlamlı takip alacaklısının yerleşim yerinin yurtdışında olduğu ve icra dosyasına teminat olarak yatırılan paranın reddiyat yapılarak yurtdışına aktarıldığı bir ihtimalde bu paranın hem de 2-3 sene gibi bir sürenin sonunda tekrardan lehine bozma kararı verilmiş kişi uhdesine döndürülmesi çok zor, hatta belki de imkânsız olacaktır. Bu kimsenin yurtdışında bir icra takibi yapması, bunun için ilgili yer hukukunu bilen bir avukatla anlaşması, ciddi bir maddi yük ve zaman kaybı yaşamasına neden olacaktır. Kaldı ki, bu hâlde ya da ilamlı takip alacaklısının tüzel kişi olup iflas ettiği bir ihtimalde bu teminatın iadesi hiç mümkün olmayabilir. Bu durumda lehine bozma kararı verilen tarafın mevcut icranın geri bırakılması sisteminde yeterince korunmadığı görülmektedir.

Bu noktada öncelikle İİK m.36/6 hükmünde yer alan "veya" ibaresini irdelemek gerekir. Kanun koyucu, bu noktada "veya" bağlacını kullanmak suretiyle istinaf merciinin esastan ret kararını icranın devamı için yeterli görmüştür. Yukarıda birkaç örnek vermek suretiyle ortaya koyduğumuz ihtimallerin vuku bulması hâlinde ilamlı takip borçlusunun ilgili teminatı iade alamaması sonucu doğacaktır. Bu noktada "veya" bağlacı yerine "ve" bağlacının kullanılarak icra takibine devam edilebilmesi ve teminatın dosyadan çekilebilmesi için Yargıtay sürecinin noktalanması zorunlu tutulabilir. Bununla birlikte bu ihtimalde de şayet Yargıtay tarafından onama kararı verilmesi hâlinde, iki ayrı yargı mercii tarafından haklı görülmüş ilamlı takip alacaklısının teminatı dosyadan çekebilmesi için ortalama 2-3 yıl gibi bir süre beklemesi gerekecektir.

Kanaatimizce her ne kadar yargılamanın süratle noktalanması ve haklı kişinin alacağını icra kanalıyla yine süratle tahsil etmesi usul ekonomisi ilkesinin bir boyutu olsa da Yargıtay'ın bozma kararı verdiği ihtimalde ilamlı takip alacaklısının dosyadan çekilen teminatını iade almasının ciddi ölçüde tehlikeye düştüğü hususu göz önüne alınarak söz konusu "veya" ibaresinin "ve" ifadesiyle değiştirilmesi gerekmektedir. Neticede ilamlı takip borçlusunun teminat olarak yatırdığı paranın artık ortadan kaybolma ihtimali bulunmamaktadır. Hatta bu paranın ya da ayni teminatın Yargıtay kararının beklendiği süre içerisinde nemalandırılması da mümkündür. Buna karşılık olarak alacaklı tarafından bir defa dosyadan çekilen teminatın Yargıtay'ın bozma kararı vermesi hâlinde tekrardan teminatı yatıran tarafa iadesinin gerçekleşeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. Hatta yukarıda açıkladığımız gibi teminatı dosyadan çeken ilamlı takip alacaklısının iflası ya da hatalı tasarrufları sonucu bu parayı tamamen kaybetmesi hâlinde direkt olarak bu ihtimal ortadan kalkmaktadır. Bundan sonra ancak ilgili kişinin iade edilecek miktara yeter maddi güçte olması umut edilebilir. Yine ilamlı takip alacaklısının yurtdışında yaşadığı bir ihtimalde de söz konusu kişinin bulunması, paranın iadesinin talep edilmesi, gerektiği takdirde ilgili ülke adli makamlarının devreye sokulması gerekecek, bu işlemler dahi tek başına yıllar alacak ve bir sonuca ulaşılacağı da kesin olmayacaktır. Ayrıca bu durumun Yargıtay'ı kararları pratik açıdan uygulanamayan bir mahkeme hâline getirme ihtimali de bulunmaktadır.

Sonuç olarak, İİK m.36/6 hükmünde yer alan "veya" ibaresi temyiz yoluna başvuran tarafın haklarını ciddi ölçüde bir tehlikeye atmakta olup hukuki açıdan bu tehlikeye karşı bir emniyet mekanizması öngörülmemiştir. Bu durum karşısında yapılması gereken İİK m.36/6 hükmünün icranın geri bırakılması kararının verilmesinin ardından icraya devam edilebilmesi için kararın kesinleşmesinin gerekeceği şeklinde düzenlenmesidir. Bunun için de "veya" ibaresinin "ve" bağlacı ile değiştirilmesi yeterli olacaktır. Kanun koyucu, bunun aksinde bir tutum izleyeceği takdirde de en azından ilamlı takip alacaklısının yerleşim yerinin yurtdışında bulunması ya da iflas etmesi muhtemel bir tüzel kişi olması gibi teminatın iadesini tehlikeye sokacak ihtimallerde temyiz eden tarafın ileride lehine bir karar çıkması durumunda yatırdığı ve alacaklı uhdesine geçen teminatı iade alabilmesini güvence alacak birtakım hukuki tedbirler öngörmesi ya da en azından bu tür durumlarda Yargıtay incelememesinin sonucunun bekleneceği yönünde bir düzenleme yapması gerektiği kanaatindeyiz. Unutulmamalıdır ki, yargılama kuralları ve bunun devamı niteliğinde icra prosedürü davalı ve davacının menfaatlerini belirli bir denge içerisinde korumak durumundadır.

Av. Oğuz Mescioğlu